Sanat, insanın kendini anlatma ve aktarma amacına hizmet ederken, her zaman bir ötekini anlatır. İnsan bu ötekine karşı kendisini haklı ve adil temeller üzerinde yaratır ve bununla yeni bir paradigma üretir. Son çeyrek yüzyılda yaşanan sanatsal gelişmeler ve değişmeler insani olmaktan ziyade hayvani güdülere hizmet etmektedir.
Toplumsal olaylar sinemanın bir görsel imgesine dönüşünce, anlatılmak istenen olgularda net ve açık bir şekilde bizlere sunulmaya çalışılıyor. Peki bizlere anlatılmak istenen hangi ideolojinin ve iktidarın yansıması ve anlatılanlar bizlerin idelerimize tekabül ediyor mu?
İşte geçenlerde Nefes filmine gittim her sinema sever gibi ve bu filmin son dönemdeki açılımın neresinde durduğunu anlamaya çalıştım. Gerçi Genel Kurmay Başkanı övgü dolu sözlerle bu filmi anlatmış ve buna bağlı olarak ben de biraz ön yargılı olarak bu filme gitmiştim. Belki de ön yargılarımızın haklılığını tartışmaya bile gerek olmadığını sizlerde bana hak vereceksiniz.
Öyle bir film düşünün ki resmi söylemi ve iktidarı rahatsız edecek herhangi bir nosyon kullanmamış ve resmi söylem tarafında övgü alıyor, o zaman bu filminde, diğer resmi söylem filmlerinden farkı kalmayacağı aşikarlaşıyor.
Nefes Filmi aslında Türk düşünce yapısının direngen, katı, değişmeye karşı duran yapısını betimleyen sıradan bir film. Bu film aynı zamanda kendisiyle beraber bir sürü emperyalist tuzak taşıyor. Her zaman ki gibi Kürtler vahşi, yamyam, katil, affetmeyen ve acımayan birer hainken, Türklerde her zaman ki gibi kahraman, vatansever, insancıl ve bağışlayan bir çerçeve de şuur altı serinlenmeye çalışılıyor.
Film köysüz, kasabasız , bir dağın başına kurulan bir karakolda başlar ve biter.Kendime soramadan edemedim Bunca insanın bu dağın başında neyi ve kimi bekliyorlar, bunun hiçbir izana sığınmayacağı aşikardır.
Filimde yakalanan gerillalar ve yaralı gerillalar tedavi ediliyor ve ölü olarak ele geçirilen gerillalar ailelerine gönderiliyor. Böyle bir imgelemle seyirciye bir şeyler daha kanıtlanılmaya çalışılıyor. Görüyorsunuz biz ne kadar da iyi davranıyoruz bunlara, buna rağmen dağdan inmiyorlar ve bu vatanın evladına kurşun sıkıyorlar, bunlar uluslar arası güçlerin kuklasıdır, imgesini seyircinin beynine kazıtmaya çalışıyorlar.
Bana ilginç gelen nokta Türklerin tüm film boyunca lütufkar davranmaları ve Kürtlerin bu lütufkarca davranışlara minnet etmelerini film boyunca işlemeye çalıştı. Her zaman ki gibi birkaç Kürtçe şarkı ve birkaç Kürt asker koyarak da bakın Kürtlerde aramızda ve onlarda bizimle beraber bu hainlerle çarpışıyor. Filmde de belirttiği gibi biz bu dağda kaybedersek Ankara da ve İstanbul da kaybederiz. İstanbul da ve Ankara da neyi kaybedecekmiş anlamadım. İnsan haklarını mı? Adalet ve hakkaniyeti mi? Hangisini kaybedecekmiş anlamadım. İstiklal marşı korkmayla başlıyorsa bu korkunun da ta cumhuriyet kuruluşunda geldiği anlaşılacaktır.
Her ne olursa olsun bu film baştan sona kadar oryantalizm kokuyor ve gerçekleri manipüle temekten başka hiçbir şeye hizmet etmiyor. Mahsun Kırmızıgül’ün güneşi gördüm filminden farksızdı ve oda iktidarın ve resmi söylemin dayatmalarını sinemaya nesnelleştirmişti. Bu ülkenin son 30 yıllık sinema tarihini izlediğinizde Kürtlere yönelik asimilasyoncu, dayatmacı, yok sayma ve onları inkar etme politikalarının taşeronluğunun sinemanın yaptığını göreceksiniz. Türk sineması da, Edebiyatı da Kürtleri inkar etmek ve onları başka anlatmak için elinden gelen tüm imkanları seferber etmiş durumda..
Anlayacağınız bir nefes filmi de beni hayal kırıklığına uğrattı. Yüzyıllık bir yok saymaya ve buna bağlı gelişen isyanların nedeninden ziyade dağın başından geçen birkaç çatışma ve iki üç komik sahneden ibarettir desem yerindedir.
Belki yanılırım ve ön yargılarım yersizdir diye gittiğim film de yine haklı olmaktan üzüntü duydum. Oysa haklı olmak insanı gururlandırır ben de ise tersi uyandı. Neden mi? Bu açılımın bu kadarda kolay olmayacağını anladım.