Demokratik açılım süreci kapsamında son günlerde Türkiye’de önemli gelişmeler oluyor. Maxmur ve Kandil’den gelen 34 kişilik grubun serbest bırakılması tüm Türkiye’de tansiyonu yükselten bir gelişme oldu. Yüz binlerce insan Silopi’de grubu adeta bir şenlik havası içinde karşıladılar. “Bizim Kürt’le sorunumuz yok, ben Kürdü severim benim sorunum PKK ile.” diyenler Silopi’de PKK’lıların karşılanma gösterilerinde sosyolojik bir gerçek olarak şunu gördüler: PKK Kürt halkının, Kürt halkından ayrı düşünülemeyecek ya da ondan soyutlanamayacak bir parçasıdır.
Kadınıyla, çocuğuyla, genciyle, yaşlısıyla… “Aman Ya Rabbi ülke bölünüyor” diye yaygara koparanlar oradaki kalabalığı Diyarbakır zindanında kendini yakan Ferhat Kurtay, Nemci Önen, Mahmut Zengin, Eşref Anyık’ın çağırdığını bilmiyorlardı… Suçlu gibi değil barış elçisi gibi karşılanmaları bu çağrıdandı. Zindanda yanan ateş bir daha kimseyi yakmasın diye… 1999’da geldiklerinde tutuklanmışlardı ve belki yine tutuklanacaklardı. Tutuklanma ihtimallerinin varlığını da göz önünde bulundurarak geldiler Silopi’ye. Orada Özel yetkili bir Savcı eşliğinde geçici bir mahkeme kuruldu. Bazı kesimler bu mahkemenin olağan dışı durumlarda tarihte örneklerine sıkça rastlanmasına ve yasal zemini bulunmasına rağmen yasadışı olduğu tartışmalarını açtılar. Uzun yıllar hukukun askıya alındığı, hukukun üstünlüğü değil üstünlerin hukukunun yaşandığı OHAL ile yaşamak zorunda bırakılan bölge insanı için oluşturulan olağan dışı mahkemeleri/uygulamaları unutarak… Boşaltılıp yakılan yıkılan köyleri, faili meçhule kurban gidenleri, dışkı yedirilerek insanlıktan çıkarılıp zindanda çürütülenleri, değiştirilen köy, kasaba, dağ adlarını… Bu tartışmaları hoş görmelerini bekliyorlar Kürtlerden. Empati kurmalarını bekliyorlar onlardan, bu yaptıklarını unutarak, kendileri empati kurmayarak…
Ve nihayet ifadeleri alınarak serbest bırakıldılar grup üyeleri… Sözüm ona özgür bırakıldılar. Bu nasıl özgürlükse! Askerliğini yapmayanlara askerlik yaptıracaklarmış mesela… Haklarında araştırma soruşturma yapılıyormuş şimdi. Nasıl bir tezatlıklar ülkesi ki burası; barış adına silahını bırakıp ülkeye gelenlerin ellerine yine silah tutuşturulacak. Üstelik bunu taraftarı olmadığı, inanmadığı bir “doğru” adına yapacak. Xalil’i dağdan indirip dağa çağırmak değilde nedir bu. Dağlarımı ayırıyorsunuz? “sizin dağınızda değil de bizim dağımızda savaşın” diyorsunuz. Özgürlüğü simgeleyen dağlara zulmederek… Ya da Elif kadını çocuğuna istediği ismi veremeyeceği bir özgürlüğe mi çağırıyorsunuz? 12 yaşındaki Lice’li Ceylan’ın parçalanmış cesedine, 18 aylık Cizreli Mehmet bebeğin anasının koynunda ölümüne mi?
Hepsi bu mu bir de ülkenin farklı bölgelerinde kopan nidalar var: Trabzon’da bir “şehit ailesi” şöyle diyor “gurur duyduğumuz madalyalarımızdan başka ne kaldı elimizde, bu metal parçasını da alın”. Onlara göre gruptan gelenler tutuklanmalılardı. Neden serbest bırakıldılar ki? Neden hak ettikleri muamele ile karşılanmadılar. Hemen hapse atılmalıydılar oysa… Çünkü onlar “bebek katili” idiler, çünkü Türklük bu ülkenin çatısı değil ayrıcalıklı sınıfıydı artık. Çünkü ölüm yaşamdan daha kutsaldı onlar için. Ancak kendi evladı özgürlüğü hak ediyordu başkasınınki değil. Neden çünkü kendi evladı Türk Silopi’deki Kürt’tü. Acıyı ve özgürlüğü bölmek değilde nedir bu? Ölümü kutsayan bir anlayışın ürünü olarak tebrik amacı ile verilen metal parçası ile neden gurur duyulur? Neden bu ülkenin tarihinde ölümler yarıştırılır? Neden “şehit aileleri” diye bir kavram bu ülkenin 30 yıllık tarihine armağan edilir?
Ve Kahramanmaraş… MHP il başkanlığı bayrak dağıtmış. “Vatan elden gidiyor” diye. Ölümleri yarıştırmakla yetinmeyip bir de bayrakları yarıştırdık. Çetin Altan bir yazısında şöyle der: “bayrak direklerini ne kadar yükseltirseniz yükseltin, bayraklar o ülkeden Nobel ödülü almış bir yazar kadar görünmüyor dünyadan”. Provakatif görüntüler devam ediyor. Sıra Elazığ’da. Bir grup bunlar ülkeyi bölmeye geldiler diyerek, tekbirler eşliğinde bu vatanı böldürmeyiz çağrısı yapıyorlar. Haklarınızı vermeyeceğiz diyorlar. Tekbir getirdikleri dinin peygamberinin şu çağrısından habersiz: “Ey insanlar! Rabbiniz biridir. Babanızda birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır. Arap’ın Arap olmayana, Arap olamayanında Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyah olanında kırmızı tenli üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır.” Ya da ne bilsin her gün okuduğu belki de hiç okumadığı kutsal kitabında; İlk ırkçının, kendi dininde düşman bellediği ve onunla mücadele için yaşadığına inandığı şeytan olduğunu. “Ben ateşten yaratıldım Âdem topraktan, bu nedenle secde edilmeye layık benim ben.”…
En acısı da “şehit aileleri” temsilcisinin şu sözü oldu: “Yer ve gök bir araya gelse şehit aileleri ve dağdaki gençlerin aileleri bir araya gelemezler.” İşte burası sözün bittiği yerdir. Çözümsüzlüğün dili empatinin dilini yenmiştir. Sırrı Sakık’ın yengesi Sakık’ı arayarak gelen grupta oğlum var mı diye sormuş, dağa çıkan oğlunun çoktan öldüğünü bilmeden dört gözle oğlunu bekleyerek. Kim bilir beklide Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ta gelen heyette oğlu Baran’ın yolunu gözlemiştir. Bu anlamsız savaşta ölen yüzlerce asker anası/babası gibi…
Einstein “hayal kurmak bilgiden daha önemlidir” der. Hayallerimiz; bizi biz yapan mahrem odalarımız. Hayal kurmaktan vazgeçmeyeceğiz. Ve bir gün olması gereken şey olacak. Yerin ve göğün bir araya gelmesine gerek kalmadan! Ülkede ama’sız ancak’sız bir barış rüzgârı esecek.
http://gaphaber.com/yazar.php?id=2850